Aşk korunmaz, tekrarlanır: zıt çiftler ve aynı kişiye yeniden aşık olmak üzerine
I.
Aşk hakkındaki yaygın senaryo tek yaylıdır: aşk başlar, yükselir, sonra ya söner ya bakıma alınır. Bittiyse bitmiştir; geri dönmek ya zaaftır ya da hiç bitmediğinin kanıtı sayılır. Uzun evlilik de bu senaryonun ödülü olarak anlatılır: tek bir aşkı yıllarca canlı tutmayı başarmış iki kişi. Dil bile bakım dilidir: aşkı korumak, canlı tutmak, taze tutmak; sanki elde bir stok vardır ve iş, fireyi azaltmaktır.
Senaryonun varsayımı, aşkın bir hâl olduğudur. Oysa aşk hâl değil, olaydır: başlar ve biter. Yıllar süren şey aşkın kendisi değil, aşkın tekrar mümkün olduğu bir düzendir. Yaşayan uzun evlilik, korunmuş tek bir aşk değil, aynı kişiye dönülen aşkların serisidir; bitme, döngünün arızası değil parçasıdır. Ve bu döngüyü en iyi döndüren çiftler, sanılanın aksine birbirine en çok benzeyenler değil, benzeşemeyenlerdir. Seriyi seri yapan şey de mecburiyet değildir: her seferinde başka yere gidilebilirdi, gidilmedi. Yazı önce tekrarın gramerini, sonra aşkın hammaddesini, en sonda zıtlığın bu ikisiyle ilişkisini kuracak.
II. Tekrarın grameri
Kierkegaard iki hareketi ayırır: anımsama geriye doğrudur, tekrar ileriye. Anımsama, eskiyi olduğu gibi geri ister; tekrar, aynı şeyi yeniden ve yeni olarak alır. Kierkegaard tekrarın üretilip üretilemeyeceğini kendi üzerinde denedi: bir mutluluğu yaşadığı Berlin'e döndü, aynı eve yerleşti, aynı tiyatroya gitti ve hiçbir şey tekrarlanmadı. Deneyin dersi açıktır: koşulları yeniden kurmak tekrarı üretmez; tekrar koşullardan değil, ileriden gelir.
Eskiler alıyorum
Alıp yıldız yapıyorum
Orhan Veli'nin "Eskiler Alıyorum"daki eskicisi, aynı işlemin Türkçedeki tarifidir. Eskici eskiyi geri satmaz, eskiden yıldız yapar; topladıklarına dilin en yıpranmış cümlesi de dahildir, musiki ruhun gıdasıdır sözü şiire ikinci el eşya olarak girer ve o bile dönüştürülür. Takas mantığı da açıktır: eski iade edilmez, verilir ve karşılığında başka cinsten bir şey alınır. Anımsama eskiyi olduğu gibi geri ister; tekrar, eskicinin yaptığını yapar: alır, çevirir, ileri taşır.
Biten aşkı diriltme girişimlerinin çoğu bu yüzden takvimli biçimde başarısız olur. Balayı oteline dönmek, eski restorana gitmek, eskisi gibi olalım demek: hepsi anımsamadır, geriye doğru sevmektir ve geriye doğru sevgi, Kierkegaard'ın tespitiyle, mutsuz eder. Aynı kişiye ikinci aşk başka bir işlemdir ve nesnesi de aslında aynı değildir. Herakleitos'un nehri burada ev içine taşınır: on yıl sonra karşındaki, aynı adreste oturan başka biridir; ne o aynıdır ne sen. İkinci aşk gerileme değildir, çünkü döndüğü yer eski aşk değildir; adı ve adresi aynı olan yeni bir nesneye, ileriye doğru gidiştir. Nostaljiyle farkı da budur: nostalji eski aşkı ister, tekrar kişiyi ister. Tekrarın romantik tarafı da budur: eski günleri değil, karşındakinin henüz yaşanmamış hâlini istemek.
III. Kristalleşme ve şüphe
Aşkın başlama mekaniğini en iyi Stendhal tarif etti. Salzburg tuz madenine bırakılan çıplak dal, birkaç ay sonra kristallerle kaplı çıkar; zihin, sevilen kişiye bunu yapar. Kristalleşme budur: dalın üzerine mükemmellikler biriktirmek. Bitiş de aynı şemadadır: kristaller çözülür, çıplak dal görünür. Ama Stendhal'in kendi sıralamasında dikkatten kaçan bir adım vardır: ikinci kristalleşme, şüpheden sonra gelir. Kristalin hammaddesi kesinlik değil, belirsizliktir; tam bilinen dalda kristal büyümez.
Buradan yazının ana sorusuna malzeme çıkar. Aynı dalda ikinci kez kristalleşilir mi sorusunun cevabı ahlaki değil, maddidir: dal hâlâ şaşırtabiliyorsa evet. Sorun şu ki benzeşen çiftte şaşırtma stoku erir; yıllar, karşındakini çözülmüş bir denkleme çevirir ve çözülmüş denkleme aşık olunmaz, alışılır. Zıt çiftte stok erimez. Sevdiğin kişiye onuncu yılda hâlâ merakla bakabilmek, bu evliliğin en az konuşulan lüksüdür. Neden erimediği, sonraki bölümün konusudur.
IV. Zıtlığın işlevi
Spektrumun iki ucundan gelen çiftin ortası yoktur. Biri düzenle, öteki hareketle çalışıyorsa ikisinin ortalaması diye bir yaşama biçimi bulunmaz; çift ortada buluşamaz. Bu kötü haber gibi durur ama iyi haberdir, çünkü füzyonu kapatır: iki kişinin tek kişiye erimesi bu evlilikte teknik olarak imkânsızdır. Geriye zorunlu çeviri kalır; her taraf ötekinin dilini her gün yeniden çevirmek zorundadır ve çeviri, dikkatin en yoğun biçimidir. Çevirinin gündelik adı da bellidir: aynı insana her gün yeniden bakmak. Her taraf ötekinin kalıcı yabancısıdır: biri için öteki hiç durulmayan hareket, öteki için hiç çözülmeyen düzendir. Kalıcı yabancı, kristalin bitmeyen hammaddesidir; insan ancak çözemediği kişiye yeniden aşık olabilir.
Aynı özellik öğütür de; bunu saklamak yazıyı ucuzlatır. Ötekinin düzeni kafes gibi, ötekinin savrukluğu ihanet gibi okunabilir ve okunur; kristali besleyen fark ile sürtünmeyi besleyen fark iki ayrı şey değil, aynı şeydir. Bu evliliği yaşanabilir kılan denge değildir, çünkü dengelenecek bir orta nokta yoktur. Yaşanabilir kılan, ikisinin de içinde durabildiği üçüncü yapıdır: ortak ritüeller, işleyen sistemler, iki gramerin de geçerli olduğu bir ev düzeni; kısaca evliliğin kendisi. Eksik Erime'nin kapanışı buraya döner: evlilik iki kişinin ve hayaletlerinin ortak yönetimiydi; zıt çiftte bu yönetim binaya dönüşür, iki çevrilemez dilin aynı odada oturmasını sağlayan bina. Bu bölümün soyut olmadığını da söylemek gerekir: yazan kişi, böyle bir evliliğin içinden yazıyor.
V. Kapanış
Soru "aşk nasıl korunur" değildir; korunacak bir stok yoktur. Soru, tekrarın nasıl mümkün kaldığıdır ve yazının cevabı iki koşula iner: nesne şaşırtabilmeyi sürdürmeli, dönüş ileriye doğru olmalı. Birincisini zıtlık sağlar, ikincisini anımsamayla tekrarın karıştırılmaması. İki aşk arasında boşluklar da olacaktır ve boşluk arıza sinyali değildir; o aralıkta evliliği taşıyan şey duygu değil, üçüncü yapıdır. Yapının içinde beklenen şey bellidir ve beklemenin kendisi de bir sevme biçimidir. Evlilik, aynı kişiye yeniden aşık olma imkânının kurumsal adıdır; zıtlık o imkânın bedeli değil, teminatıdır.